27 Aralık 2015 Pazar

2015'in SON Pazarı

2015'in son pazarındayız.

Hayat her sene herkese yeni  şeyler öğretiyor . Ben bu sene Sabretmeyi öğrendim. Peki ya siz ?

2015'in son pazarındayız .

Sonları pek sevmem aslında ama bu sefer güzel olacağa benziyor 2016 netice de umut olmadan yaşanmaz ve ben 2016 'nın 2015'ten daha güzel olacağına inanıyorum umut ediyorum. 

Bütün bir yıl değerlendirmesi yapmak isterdim ama inanın buna değecek bir yıl değil o yüzden bu  yıl içinde daha önce de paylaştığım ve bence yıla çok yakışan bir şarkıyla 2015 'i pazarına get out ! demek istiyorum. 





25 Aralık 2015 Cuma

The Revenant ; İntikam insanın değil, Tanrının Elindedir.




Bayadır film yazısıyla karşınızda değilim farkındayım bu suskunluğumu aslına bakılırsa star wars veya nadide hayat ile bozarım diyordum ama dün akşam beni onlardan çok daha fazla etkileyen bir film izledim  , The Revenant !

Hugh Glass adında bir adamın tek başına vahşi doğada mücadele edişini anlatan yaşanmış bir hikayeden esinlenerek yazılan romanın sinemaya uyarlanmış hali olan filmde başrolü Leonardo dicaprio ile Tom Hardy paylaşıyor yönetmeni ise özellikle geçen sene bol sükse yapan ama bir çok sinemaseverin 21 grams ve paramparça aşklar ve köpekler filmleriyle tanıdığı  Alejandro Gonzalez  innaritu var .

Mümkün olduğu kada spoiler vermeden anlatacağım zira henüz Türkiye'de vizyona girmedi bir çoklarımız izlememiş olabilir ama malesef vizyona girmeden internette düştüğü için bu vesileyle izleyebilirsiniz.

Leonardo hayranı olduğum için ben vizyona girmesini bekleyemedim ama tavsiyem girince sinema da izlemeniz yönünde zira geçtiğimiz iki sene de en iyi görüntü yönetmenliği oscar'ını kazanan Emmanuel Lubezki bu filmde harikalar yaratmış jüri birdman veya gravity 'de bu ödülü hak ettiğini düşündüyse the revenant 'ta ne yaparlar bilmiyorum ama bence üçüncü bir heykelciği kesinlikle hakediyor .

Ehh konu Oscar 'a gelmişken biriciğimiz jönümüz mikemmel oyuncu Leonardo'ya güzellemeler yazmadan edemeyeceğim . Tarafsız olarak söylüyorum bu filmde de Oscar'ı ona vermezlerse daha da akademi ödülleri falan dinlemem hiçbirini izlemem. Zaten geçen senelerde  hakkının yendiğini düşünüyorum bu sene de vermezlerse , dikkat edin alamazsa değil vermezlerse diyorum , kasıtlı bir durum olduğunu düşünmeye başlayacağım hatta başlayacağız eminim bu filmi izledikten sonra bir çok sinemasever böyle düşünecektir .

Madem tarafsızca diyorsun Neden almalı oscarı diye sorarsanız ;

Leonardo  öylesine inandırıcı oynamış ki çiğ et yediğini sahnelerde kendisinin vegan olduğunu bile unutmuş dahası kışın zor şartlarında çekilen filmde hipodermi hastalığına yakalanma tehlikesini bile göze alıp filme devam etmiş öyle ki 15-20 kadar set işçisinin bu şartlarda çalışamayız dediği bir ortam düşünün ( zaten filmi izlediğinizde o kış o soğuğu o kadar çok hissedeceksiniz ki üstünüze bir battaniye alıpta izlemenizde fayda var :) )


Sonrasında ayıyla olan bir sahne var ki  , vahşi doğa ile savaş ancak bu şekilde anlatılabilirdi. Nefesinizi tutarak izleyeceğinize eminim nasıl çekim yapılmış bununla ilgili araştırma yaptım ama doyurucu bir cevap alamadım sadece bir kaç safsatadan ibaret yok aslında saldırı değil de  ayı leo 'ya tecavüz etmişte bilmem neymiş neyseki Fox stüdyoları bu saçmalıkları yalanlayıp bu saçmalıkların  filmi gölgelemesine izin vermemişler 
O sahneyi çekmeden önce Leonardo 100 ayrı ayı saldırısı sahnesi izlemiş doğruluk payı çok yüksek zira sahne bilgisayar üzerinde yapılmayacak kadar gerçekçi , gerçek olmayacak kadar korkunçtu . 
Evet beklentiyi gerektiği kadar yükseltiğime göre artık ayı sahnesini geçebilirim . :D 

Kimi izleyici leo 'ya oscar'ı kazandırmak için yapılmış bir film demiş ama bu filmi öyle kısaca yorumlamak affedersiniz ama aptallıktan öteye gidemez sen git 150 dakikalık bir film için zor şartlarda 6 ay boyunca çalış tek amacı bu olsun . Kabul edilemez . Diğer filmleri izlemedim henüz o yüzden Oscar 'ı bu filmle kesin alır diyemem ama alması gerektiğini düşünüyorum .
Hatta Bence Leo  da öyle düşünüyor olmalı ki filmin en sonunda öyle bir bakış atmış ki jüri 'ye çiğ et yedik ölü atın içine girdik ayı bile tepti daha ne yapayım arkadaş oscar için der gibiyidi :P 

Film elbetteki Leo ve ayı sahnesinden ibaret değil bir kere değinmemiz gereken her ne kadar gerçekte yaşanan olay 1970 lerde olsa da film 1900 'lerin başında yerli kızılderlililer ile kendilerince medeniyet getirdiklerini sanan sömürgeci Avrupa insanı arasındaki çarpık ilişkiyi çok net bir şekilde anlatmış . Özellikle filmdeki kızılderili faktörünün verdiği etki çok hoşuma gitti ne fazla  boğucu ne de hafif kalmış bence dozajındaydı  

Özellikle Leo 'ya yerlilerden biri olan eşi tarafından söylenilen şu dizeler ona sürekli mücadele etmesi gerektiğini film boyunca hatırlatıcı olması bakımından güzeldi 

" fırtına varken bir ağacın önünde duruyorsan
dallarına baktığında düşeceğine yemin edebilirsin
ama gövdesine baktığında ne kadar sağlam olduğunu görürsün  "

Yine  filmin başında Leo 'nun oğlu Hawk 'a söylediği şu söz  filmin unutulmazları arasında girdi, 
"Onlar seni anlamazlar evlat yüzünün rengine bakarlar "
(Ne acıdır ki hala durum bundan ibaret ..

Daha fazla bu tür kızılderili bir bilge der ki moduna bağlayabilirlerdi bence film bunu kaldırırdı ama yönetmen gerek duymamış sanırım zira film yeteri kadar aksiyonlu ve uzundu .

Müzikler çok fazla ön planda değildi aslında biraz country müzik fena olmazdı ama büyüsü kaçırma tehlikesini sanıyorum göze alamadı arkada hafif bir müzikle işi kotarmaya çalışmışlar .

Görüntü yönetmeni açısından zaten yukarıda yeteri kadar güzelleme yaptım bir kısmı Kanada 'da bir kısmı Arjantinde çekilmiş ve kesinlikle doğanın o güzelliğini çok iyi yansıtmışlar 





Tom hardy'den bahsetmem gerektiğinin farkındayım ama o kadar pislik bir roldeydi ki hiç anlatasım yok bi dahakine daha dikkatli olsun bu kadar gerçekçi oynamasın . 

Hiç mi eleştiri getirilemez tabiki getirilir bir kere bence biraz fazla uzundu belki bu bu yüzden senaryo da boşluklar vardı mantık boşlukları ama onları görmezden gelebiliriz ..

Son olarak spoiler olmasın ama O  at sahnesi kimin fikriydi diye sorup fragmanı paylaşmak istiyorum.


Not : Bu tür gerçek hikaye Meraklısına ; http://onedio.com/haber/olume-meydan-okuyan-22-insan-110975


  EK :

Unutkanlıkta son noktayım , söylemem gerekli iki şeyi unutmuşum bahsetmezsem olmaz ; 

Çok fazla  gerçekçi olduğunu yukarıda yeteri kadar bahsettim ama bir uyarı yapmayı unuttum. Neticede film bir avcılık hikayesinden doğduğu için çocuklarla izlenilmesini doğru bulmadığım vahşet görüntüleri var umarım yaş sınırlaması getirilerek vizyona girer.

Bir diğer husus hatta eleştirdiğim konu ; filmin başında veya sonunda "herhangi bir hayvana zarar verilmemiştir " gibi bir uyarı görmedim umarım verilmeden çekilmiştir böylesine avcılığı vahşi doğayı anlatan bir filmde böyle bir uyarı gerekliydi.

 




23 Aralık 2015 Çarşamba

Mutluluk Beklentisi ; Papatya & Orkide

Bir süredir twitter'ımı takip edenlerin farkedeceği üzere hafif şiddetli kendi çapında depresif hallerdeyim pek hayat felsefeme uygun olmayan bu davranışların sorumlusu ben miyim değilim bana aşkta kaybeden kumarda kazanır sözünü söyleyenler bunun sorumlusudur. İnsan ister istemez kumarda kazanacağını sanıyor .Bir beklenti içine giriyor meğersem işin aslı öyle değilmiş aşkta kaybeden tabiki kumarda da kaybediyormuş ,Kumar falan diyorum kumar işin metaforu ben ki milli piyango bileti almam matematikte olasılık konularında hiç iyi değildim belki ondan bilmiyorum şansız ben şans oyunlarında hiç işim olmaz neyse konuya geri dönecek olursak aslında işin suçlusu varsa o da her zaman kişinin kendisidir bu düşüncemin her daim arkasındayım zira bir insana siz hasta olduğunu söylerseneiz o kişi hasta değilse bile hasta olur eğer bir kişi depresyonda olduğunu kabul ederse depresyonda değilse bile depresyona girer insanoğlunun psikolojik durumuyla ilgili bir çok araştırma yapılmış ve doğrudan hayattaki durumuyla arasında bağlantı olduğu kanıtlanmış dolayısıyla eğer depresifseniz mutlu olmak için bir çaba göstermediğiniz içindir bu hayat öyle bir düzen içine kurulu ki çaba harcamadan hiçbir şey yapamazsınız düşünmek için bile çaba harcamanız gerekiyor daha ne .

O yüzden aklımda onca yazı yazma fikri varken öncelikli olarak mutlu edici bir hobimden bahsedip hem de biraz sizi bilgilendirmek için burdayım .

Eğer kendinizi mutsuz hissediyorsanız bir yerde bir şeyler eksik demektir ki bu yüksek ihtimal sevgisizlik merkezli farklı görünümlerde bir mutsuzluktur. Sevgi her şeyin çözümü diye söylemiştim gerek insan gerek hayvan gerekse bitki sevgisidir. Bugün insanı hayvanı boşverin hazır blogumun tasarımını yenilemişken yeni bir konu olan  bitkilere doğru yelken açalım :) 

Çiçek sevmeyen insan yoktur (belki bir iki alerjisi olan sevmiyorum diyebilir ama ne kadr inandırıcıdır bilinmez , kaldı ki  alerji bir sevginin önüne geçiyorsa bırakın siz yaşamayı ben asla bir alerjinin bir şeyi sevmeyi engelleyeceğini kabul edemem ... ) Düşünsenize hem çok güzeller hem de çok zararsız daha ne ister ki insanoğlu .. 

Herkesin kendine göre sevdiği çiçek türü vardır bir çok kızımızın da sevdiği üzere benim gözdem ; "Papatyalar"

Küçük yaşta başladı bu sevgim ama şanslıyım ki sevdiğin bir şeye zarar vermemem gerektiğini de erken yaşlarda öğrendim bir keresinde boyum kadar papatyaları koparmıştım bir kucak dolusu amaç anneyi mutlu etmek tabiki , kopardığım bir gün öyle durdular ikinci gün biraz solar gibi oldular üçüncü gün bir baktım hepsi solmuş renkleri değişmiş çok üzüldüğümü hatırlıyorum ama öyle böyle değil kimse bana o zamana kadar çiçekleri koparmamı söylememiş olsa gerek ki büyük bir hayal kırıklığı hissettiğimi hatırlıyorum o günmüş milat, sonrasında  koparamaz oldum çiçekleri elbette bir iki istemsiz (konu bitkiler olunca böyle de saçma bir olay var hepimizde istemsiz koparılan ot ve çiçekler ) kopardığım oluyordur abartmayayım ama öyle gideyim bir buket yapayım dediğim olmadı asla ve dahası okula başladığımda bile o ilköğretim zamanlarında öğretmenlerime hep canlı saksıda çiçekler verdim  arkadaşlarım anlamazdı o zaman belki hala anlamıyorlardır estetik durduğunu düşünmüyorlardır ama tam tersi ben de yapay bir çiçeğin veya dalından kopmuş olan ölü bir çiçeğin estetik durduğuna inanmıyorum. 

Ama tabiki böyle bir düşünceye sahip olmam onlardan faydalanmalıyım gibi bir sonuca götürmesin gerektiğinde elbette kullanmalıyız mesela konu papatyalardan açılmışken papatya çayı nefis bir sakinleştirici uyku getiricidir. Siyah çayın yeri her daim ben de ayrı olsa da uykuyu gecenin karanlığında mumla arayan bünyeme papatya çayı  birebir geliyor 


Eğer uykusuzluk  çekerseniz hemen bir fincan papatya çayı yada çarkıfelek çiçeği veya melisa çayı için sizi rahatlatacaktır . Hem de yapmak için öyle çok çiçek koparmanıza gerek yok önümüz bahar bir avuç çiçek koparıp kurutsanız  bile size yeterli gelecektir yok uğraşmam ya da benim gibi öyle koparamam diyorsanız doğadanın poşet papatya çayları var öneririm :) 
Sonracığımaa faydaları bitmez kii bitkilerin mesela papatya çayı saç rengini açıyor , benim ihtiyacım olduğu söylemez ama çayını yaptıktan sonra özellikle bayan arkadaşlarım kalan posasıyla tekrar kaynatıp bir iki damla limon suyu da koyarak  saç renklerini açabilirler 

Neyse neyse mahalle Aktarlarına  dönmeden önce yetişiridiğim çiçeklerimden bahsetmek istiyorum. Bizim evde her çiçeğin bir adı vardır mesela bir ara kocaman bir saksıda yine papatya büyütüyordum adı charlie idi charlie adında bir giyim dükkanın poşetinde taşıyıp eve getirdiğim için ona bu adı koymuştum sonrasında diğer çiçeklerin adını da getiren kişinin adıyla seslenmeye başladık evet biraz komik oluyor , düşünsene gürbüz dayıyı içeriye alayım bari soğukta üşümesin falan diyorum :D 

Amaaa bir tanesi var ki o benim gözbebeğim öyle ki ona isim bile veremedim üç yıldır birlikteliğimiz sürüyor bilen bilir Orkidelerin bakımı çok zordur , çocuk gibi ilgilenmen gerekir ama çiçeğini açtığında karşılığını fazlasıyla alırsın .. 


Bu paylaşacağım fotoğraflar geçen senenin zira şuan kendileri uyumakla meşguller bahara doğru hava kökleri ve çiçek dalı çıkıyor sonrasında tomurcuklanmaya başlıyor ve son olaraak 

Merhaba dünyaa ! 

Orkide toprakta yetişmez veya diğer çiçekler gibi normal bir saksıda yetişmez özel bir saksı vardır ve çam kabuklarının içinde büyür ne güneş ne de bir gübre ister aslında tek istediği biraz sevgidir.

Dünyadaki tüm çiçeklerin anası sıfatına sahip olan bu özel çiçeğe sevgi gösterirseniz  benimki gibi yıllarca yoldaşınız olabilir .. Unutmayın  İnsanlar terkeder hayvanlar gidebilir ama bitkiler siz onları sevdikçe sizinle birlikte büyürler .. 





18 Aralık 2015 Cuma

Biraz daha Hayvan Olun


Bir ölü köpek gördüm ona ağladım sonra bir kuş sonra da bir solucan ölmüş ona üzüldüm nedense insanlar zeka seviyesine göre üzülüyor ölümler de  ya da boyuta göre mi desem niye bir karıncanın öldüğüne üzülmeyiz de bir atın öldüğüne üzülürüz bir şeyin çok olması onu daha kolay kaybedebileceğimiz anlamına mı gelir ? Duygusal bağ kısmını bir kenara bırakıyorum elbette duygusal bağ kurulan ne olursa olsun onun ölmesi üzer insanı mesela bir hikaye vardır uzun yıllar hücre hapsinde kalan bir adamın tek arkadaşı bir pireymiş yıllar boyu yalnız onunla konuşabilmiş onunla dostluk kurabilmiş cezası bittiği gün de biricik dostuna bütün yıllar birlikte oldukları için içki ısmarlamak istemiş bi bara yere gitmişler içkileri söylemiş sonrasında garsonu çağırmış tek amacı tek dostu pireyi garsonla tanıştırmakmış garson gelmiş adam pireyi tam takdim edeceği an garson atılmış ve çok özür dilerim efendim bu pire nasıl buraya geldi hiç bilmiyorum deyip bir basışta öldürmüş..

Bilir  misiniz ben hiçbir hayvanı öldüremem eğer eve istemediğim bir böcek geldiyse uçabilen bi türse öldürmek yerine pencereden aşağıya atarım uçamıyorsa pencerenin kenarına , ama bazen uçan böcekler içinde korkarım bilmeden bir suç işleyip onu öldürmekten korkarım uçan bir tür olması onun uçabileceği anlamına gelmez ki ben mesela cani insangillerden geliyorum bu benim cani olduğumu göstermez ki . İstemediğim böcek diye özellikle dedim evet bazıları sıkıntı yaratmıyor görmezden gelebiliyorum sadece çok fazla dikkatli olmam çoğu insanın görmediği o şeyleri benim görmüş olmam beni cani yapmamalı .

Ben böyle düşünürken insan denen zavallıların öldürmeyi spor olarak yapmasına hiç anlam veremiyorum hatta anlamı bi kenara bırak miğdemi bulandırıyorlar çevremde avcı olmakla övünen aptallar vardı niye böyle bir şey yaptıklarını sorduğum da onların yaratılış amaçları ne ki niye öldürmeyeyim dedi .Korkunç bir cevaptı ! Sanki kendi yaratılış nedenini biliyormuşçasına hayvanın yaratılış nedeni sorguluyor hatta bununla kalmayıp hayvanların sadece insanlar için yaratıldığını ima ediyordu . Hangi ara bu kadar bencil olduk .Tüm doğanın insanlar için yaratıldığı gibi yanlış bir düşünceye ne ara kapıldık  hayvan kelimesini hakaret sayan bizler sadece yaşamını sürdürebilmek için öldüren hayvanların yanında elleri kanlı birer  cani olduk hayvan olamadık ..

Bir film izlemiştim adını hatırlamıyorum saçma bir bilimkurguydu ama vermek istediği mesaj çok yerindeydi doğanın dönüp dolaşıp bir gün bizden imtikamını alacağını bu gerçekle yüzleşmemiz gerektiğini söylüyordu . Bu gerçekle ne zaman yüzleşiriz bilmiyorum ama o vakit geldiğinde hiçbir şey yapmadan sadece oturup izlemek istiyorum, çünkü biz adaletli dünyanın adaletsiz insanları olarak bunu çoktan hak ettik.

11 Aralık 2015 Cuma

Küçük Mutluluklar dünyası >> Postcrossing

Ben küçükken yılbaşı olduğunda kartpostal tezgahları kurulurdu , hep birilerine göndermek istedim ama öyle yurt dışında yaşayan bir akrabam olmadığı için sadece bakmakla yetinirdim . İlerleyen dönem de bu kartpostal sevdam mektup sevdasına dönüştü ama sadece yakın arkadaşlarıma yönelik bir mektup arkadaşlığıydı o bile beni yeteri kadar mutlu ediyordu, ama üniversiteye geldiğimizde çevremde ne mektupla uğraşacak kadar vakti olan vardı ne de kartpostalları ilgi çekici bulan .. ilginç yanı  kimse mektuplaşmak istemiyordu ama herkes mektup gönderilsin istiyordu. Bunu bildiğim bir iki arkadaş için Ben de bir süre size mektup yazacağım şöyle yazacağım böyle yazacağım diye   ümitlendirip bir A4 kağıdına yazıyla "mektup" yazıvermiştim :D Dalga geçmek olarak anlaşılsa da benimkisi bir nevi kendi kendime intikam almaktı :P Onlar da anlamış olsa gerek yurtdışına gittiğimde fazladan aldığım kartpostalların hiçbiri kalmadı . Belki de sadece yurtdışından olduğu için bilmiyorum ama emin olduğum bir şey   artık herkes mektup kartpostal  gibi nostaljik şeylere gereksiz gözüyle bakıyor halbuki bence  duyguların unutulduğu bu dönemlerde lazım en çok .. 

Tam da yeni yıl  yaklaşmış bunları düşünürken dün , dolunay suratın (yeni adıyla new girl) bloğunda şu yazıyla karşılaştım  . Postcrossing'i bilmeyenler buraya demiş beni çağırmış :) Böyle bir oluşumdan haberim yoktu hemen yazısını okudum ,ekşi baktım bir kaç blog gezdim bu sevimli hoş uygulamanın bir parçası olmaya karar verdim . Siz de isterseniz  hemencik bi yazısında uğrayın derim 

Adres ve isim verme anlamında güvenilik konusunda hala daha endişeli düşüncelerim olsa da posta kutusunda reklam dışında şeylerle dolduğunu görmek oldukça mutluluk verici olacak ve sırf bu yüzden bu oluşuma katılacağımı düşünüyorum. Yılbaşı gelmeden çabuk olun siz de katılınn yeni yıla  dünyanın bir ucundan hiç bilmediğiniz kimselerle onların kartlarıyla dahası  küçük mutluluklarla girinnn :) 

https://www.postcrossing.com/

ayrıca benim gibi posta kartlarını sevenlerin için hoşuna gideceği , insanda bir an önce ben de göndereyim de  bana da gelsin düşüncesine kapılacağı örnek posta kartlarının linkii 
http://postcrosstheuniverse.tumblr.com/

Sizlerle kartpostallarımın bir ikisiyle paylaşmak isterdim ama malesef yeterli vaktim yok şimdilik bu görseller anca..  :)) 

Düşünsenize bu ülkelerin birinden size de bir gün kart gelebilir çok hoş olmaz mı :) 

(caaaanım Floransamdan esintiler :) ) 









7 Aralık 2015 Pazartesi

Sinema Deyince Akla ne Gelir ki


İnsanlarımızın özellikle de gençlerimizin sinema deyince ne geliyor ilk akıllarına sormak anket yapmak lazım ama bundan önce geçen günlerde sinemaya gittiğimde gördüğüm "trajikomik"  uyarılar içeren fotoğrafları paylaşmak istiyorum.

                    Gittiğim yerin adı ben de saklı kalsın ama genelde  üniversitelilerin takıldığı ufak salonlardan oluşan bir sinemaydı sebep bu mu bilinmez adam çaresiz kalmış olsa gerek ya da toplum olarak fazla mı tutucuyuz nasıl düşüneceğimi bile bilemedim..






Bir de öncesinde aşağıya görebileceğiniz gibi kapıya da bir uyarı asılmış yetmemiş ayrı bir uyarı daha yapma gereği duymuşlar . 



Çalışanlara bildiripte onlar  ne yapacaklar acaba işte bunlar ırz düşmanları deyip deşifre mi edecekler yoksa oturup doğum kontrolü hakkında bilgi mi verecekler :P 

Haftanız trajisisi az komikliği bol geçsin :) 

29 Kasım 2015 Pazar

Ruhen Ölüm &Bedenen Ölüm ; 2






Her evin Ayrı bir ruhu vardır ayrı bir kokusu ayrı bir havası . Eve ilk defa girdiğinizde hemen hissedersiniz bu farklılığı beş duyunuzun beşi birden  çalışmaya evi çözümleye başlar ..

Duvarları Mavi badanalı der gözünüz burnunuz mavi badanalı yeni boyanmış koku duruyor der kulaklarınız ince bir duvar komşu çocuğunun sesini duyuyorum dokursunuz yeni alçı sıva yapılmıştır bu demek ki bu ay maaş dolgun gelmiş evin ince duvalarını alçı sıvayla maviye boyamışsınız  der duyular ele verir hemen

Bu kadar basittir bir evin ruhunu çözümlemek insana nazaran beş duyu organın dördü , üçü bile yeter ama karşınızdaki bir insan ruhuysa yıllarca tanısanız bile yeterli gelmeyecektir yıllarca aynı yastığa baş koymanız vücdunun her santimini ezbere biliyor olmanız bile insan ruhunun uçsuz dibi olmayan bir okuyanus olduğu gerçeğini asla değiştirmeyecektir .

Bilimadamları halen daha ruh ve beden arasındaki ilişkiyi çözümleyebilmiş değil. Bitkisel hayatta tüm hayati fonksiyonları makinaya bağlı olarak doğru bir şekilde çalışan yani ortalama bir vücudun sahip olduğu tüm fonksiyonları gerçekleştirebilen bir beden de beyin ölümü gerçekleştiğinde yok olan şeyin ne olduğunu henüz açıklayamıyorlar . Bu nedenle bilimsel anlamda gözlemlenemese de ruhun varlığı noktası şüphe götürmez bir gerçek.


İşte tam da bu noktada
Düşünememiz gereken bir gerçek ;


Ölüm ;


Hani kullanmaya kıyamadığı eskilerinin deyimiyle gümüşlükte saklı porselenler vardır  son babalar günün de gelen kullanmaya fırsatı olmayan traş makinası dikiş makinasında yapılmayı bekleyen  yarım  kalan masa örtüsü giyilmemiş etiketi üstünde yeni çoraplar .. Şimdi Hepsi kullanılmayı bekleyecekler asla kullanılmayacaklar hepsi yarım hikayeleriyle ardında kalanlara onların yaşadıklarını hatırlatıcı imgelerden öteye gitmeyecek . O eşyalar ve zihinlerde kalan hatıralar hepsi eskimeye yüz tutacak kanayan yaralar kabuk bağlayıncaya kadar. Tatlı anılar hüzne acı anılar tatlıya çevrilecek her geçen gün ile birlikte değişecek tüm her şey bir süreç her şey bir devinim halinde birbirini takip edecek Çünkü dünya dönüyor ve   her yeni gün dünden öte yeni bir gün ..
Çünkü her ölüm bir doğumu getirir kendisiyle  birlikte ..
Çünkü insanlar unutmaya proğlanmış ve unutmak ki yemek yemek su içmek kadar insani bir ihtiyaç..


Unuttuk!
Hayatın meşgalesine daldık !
Yaşanılan her şey yaşanmamış gibi sildik!

Ama ;

Beni  düşündüren asıl nokta şu ; biz ki bir kişinin ölümüne üzülürüz ölen kişi kaç kişinin ölümüne üzülür ? Netice de bizim için bir kişi yok olurken onun için dünyadaki her şey yok oluyor bu yüzdendir ölümlerde en çok ölen üzülür .

18 Kasım 2015 Çarşamba

İhtiyacımız olan Tek şey ; SEVGİ

Eğer ne istersem gerçekleşecek bir tane  dilek hakkım olsaydı kesinlikle sevgiyi dilerdim. 

Felfese yapma Mariposa tabiki parayı , aşkı, mutluluğu vs. Şeyleri seçerdin insansın sen demeyin .Çünkü seçme hakkını sevgiden yana kullanan bir insana böyle demeniz uçurumun kenrındaki bir insana hadi atla da göreyim demek gibi bir şeydir.

O yüzden eğer seçme hakkım olsaydı ben sevgiyi seçerdim .Alt Komşu Ayşe teyzenin üst komşu Mualla abla ile arasındaki husumeti , En yakın dostunuzun eniştesinin kız kardeşiyle olan sorunu , iki arkadaşın birbiriyle olan küslüğünü ,  iki çocuğun oyunda çıkan kavgasını , işyerindeki çalışanların birbiriyle olan kırıcı çekişmelerini , hatta  yoldan geçen arabaların birbirine olan tahammülsüzlüğünü tüm dünyadan silip atmak isterdim . Ve bu ancak sevgi denilen o ufak mucize ile olurdu..

Başta kendim için isterdim sevmiyorum herkesi , herkes herkesi sevmekte zorunda değildir zaten seviyorum diyorsa samiyetsiZdir ama benim bahsettiğim sevgi biraz da insancıl olmak ile alakalı . Karşısındaki insanı birey olarak kabul edip ona tahammül etmesiyle alakalı 

Sevgi dolu olmalıyız karşımızdaki bir hata yapmış olabilir biz de hata yaparız hatalar yaparak doğruyu öğreniriz hatalar yaparak güçleniriz ama sevgi olmazsa tahammül gücümüz olmaz hoşgörümüz olmazsa Sevgiyi aşk dışında bir şey olarak niteleyemeyen milyonların haricindeki bireylerden hiçbir farkımız kalmaz bireyler ki sevgiyle toplumu oluştabilirler . İnsan insanın kurdur değil insan insanın kendisidir demeliyiz . Kabul etmiyorum insanın içinde olağan kötülüğü . Tüm filozoflar ne derse ne düşünürlerse düşünsünler ortaki gerçeği görebilmek için sevgi dolu bir kalbe ihtiyaç var sevgisiz insan sevgiyi göremez. Kim ne kötülük ederse etsin nefret etmek   yok eder sevgiyi halbuki sevgiyi sevgi doğurur. Bir çiçeği bile severseniz eğer daha güzel çiçeklenir değil ki bir insanı sevdiğiniz de dünya neden değişmesin ? Barış neden gelmesin .. Her şey bizim elmizde buna inanmakta dahil .

Bakın Rumi ne güzel anlatmış ;

Ey oğul, herkesin ölümü kendi rengindendir.
 Düşmana düşmandır, dosta dost!
Ayna Türk'e nazaran güzel bir renktedir. 
Zenciye nazaran o da zencidir.
Ey can, aklını başına devşir.
Ölümden korkup kaçarsın ya; doğrusu sen, kendinden korkmaktasın.
Gördüğün, ölümün yüzü değil, kendi çirkin yüzün. 
Canın bir ağaca benzer; ölüm onun yaprağıdır.
Hoş nahoş... gönlüne gelen her şey senden, senin varlığından gelir.


Sevgiyle kalın ..

(George Harrison - Give me peace on earth ) 



12 Kasım 2015 Perşembe

200 Yıl Sonra Bugün - MİM ! ^_^





Stratobus ! Duyanız var mı bilmiyorum benim de  düne kadar böyle bir şeyden haberim yoktu . Kendisini  Bir çeşit zeplin türü uydu olarak tanımlayabiliriz. İlk duyduğumda 1800 'lü yıllardaki zeplinler gibi insan taşımacılığında kullanılabileceğini düşündüm  hatta bir tık ötesine gidip uzun mesafeli yolları kısaltma adına stratosfere çıkıp daha az yakıt falan tüketeceğini zaman olarak daha çabuk ulaşılabileceğini düşündüm  işin aslı öyle değilmiş duyunca hayal kırıklığıma uğramadım değil ama uydu olmakta ulvi bir görev sonuçta değil mi .Hala daha  insan taşımacılığı yok neden BUS denmiş onu düşünüyorum ..Neyse Devamı için ayrıntılı bilgi isteyen şu video'ya bakabilir .Şimdilik Diğer uydulara nazaran 150 milyon euroya yakın daha az maliyetli olacağını ve ilk stratobus'ün 2020 yılında tamamlanıp göreve başlayacağını bilmeniz de yarar var . 

Peki bunu ben niye durduk yere anlatıyorum. Durduk yere değil efendim, geçen günlerde bir makale okumuştum makalede insan beynin sürekli olarak geleceği düşünmeyi proğlanmış olduğu tespit edilmiş .Çoğu İnsan beyni dinlenme anlarında yakın geleceği planlamaya başlıyormuş .Akşam ne yesem , haftasonu ne yapsam , bir hafta sonra nereye gitsem gibi .. Makalenin bir kaç ilginç yeri vardı mesela dinlenme anında beynin çalışan kısmı çalışma anında çalışan kısımdan daha fazla olması gibi diğer ilginç yeri ise bence dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta beyinin "yakın" geleceği planlıyor oluşu . Neden uzak gelecek değil ? Bunu herkesin aynı hayalgücü olmadığına mı bağlamalıyız yoksa testlerdeki bir eksiklik mi bilmiyorum ama bu makale beni ister istemez uzak geleceğe düşünmeye itti (hatta bir önceki yazımın fikir anası bu düşüncelerimdir ) 

Ama böyle kendi kendime düşünmektense blogdaşlarımla birlikte düşüneyim bir de üstüne mimvari bir şey yapayım dedim hem eğlenceli de olur .Mim bunun neresinde diye soracak olursanız . 

 "200 yüzyıl sonra bugünümüzü" anlatacağız .Normal günümüzde ne yapıyorsak  200 sonra nasıl olacağını hayal edip yazacağız .(Tamam kabul   şu aralar blog aleminde meşhur olan sabah nasıl kalkarsınız mı ne öyle bir mim var ondan da etkilendim :D ) 

1950'lı yıllarda uyanan insan ilk eline ceptelefonunu alıp maillerini kontrol etmiyordu en fazla yüzünü yıkamak için çeşmede suyun olup olmadığını falan düşünüyordur  ama günümüzde çok farklı konumdayız.. nasıl  biz şu an ah ne güzel yıllarmış diyorsak  bizden sonrakiler bizim için diyecek insan böyle düşününce de bir garip olmuyor değil konu dağıtmada birinciliğe adaylığımı koyduğum ama asıl konusu  200 yıl sonraki günümüz anlatacak olan ben , artık uzun bir girişten sonra anlatabilirim.

200 yıl sonra ... 

Birçok işte olduğu gibi benim işimde evden yapılabilecek bir iş olur sanıyorum o yüzden erken kalkma olayı pek olmaz zaten dünyanın dönüş hızı yavaşladığı için bir gün 24 saatten fazla olur arayıp bulamadığım istediğim her şeye vakit ayırabileceğim için sabah erken kalkma gibi bir şey olmaz ama yine de zihinsel anlamda mesajlaşma bulunacağı için rüyamın içinde bugün içinde neler yapmam gerektiğini hatırlatıcı çağrı mesajını duyar kalkarım. Google glas benzeri gözlüğümü takıp hologram teknolojisinin ilerlemiş haliyle sanki ailem  odamın içindeymiş  konuşurken bir yandan da  su az olduğu için su yerine  kahvaltı yerine de geçecek olan o günlerin meşhur enerji içeğini içerim .Sonrasında bilgisayarların yerini zihinsayarlar çıkmış olur bütün işlerimi onun üzerinden halledip az biraz hava almak için uçan araba binerim ( uçan arabasız 200 yıl sonrasını yazamadım üzgünüm :D )  ama cidden hava alırım giderim uzaymarkete (hiper marketin daha büyüğü ) kendime 2 hafta yetecek temiz havadan alırım oradan da Uçan arabam var ya nasılsa gider Floransada arkadaşlarımla Ponte Vecchio'da birer kahve içerim ( evet kahve içerim kahve yüzyıl öncesinde vrı o zaman olacak kahvesiz olmaz ) oh ne güzel sonra akşam eve gelir şimdilerin bbg evi'nin o gününkü versiyonu olan uzayevini izlerim. Kolonileşme adı altında götürülen insanların marstaki maceralarını anlatan yarı gerçek yarı senaryo sıpaysting rekorları (reyting rekolarının bir denşiği)  kıran proğramı izlerim. Gündüzleri daha uzun geceleri daha kısa olduğu için ışıkta da uyuyamayacağım için beynimi istediğimde uyutabileceğim yeni aldığım son buluş teknoloji uyumatiği takar uyurum. 

eveett 200 yıl sonraki Mariposa 'ya iyi uykular diliyor ve bu güzel (ve bence eğlenceli) olan mimi  herkesin yapmasını istiyorum uçuk kaçık aklınıza ne gelirse yazın bakalım çok düşünmeye gerek yok maksat eğlenmek :)

İsteyen herkes yapabilir ama ben yine de yakın zamanlarda uğradığım blogdaşlarımdan bir kaçını mimlemek istiyorum .

Syrakusa Belafonte 
Zihin arka sokakları
Afede
Deeptone
Kayra
Dreamella
elif.
Sonikhanım
1 Delinin Günlükleri
Deli müzeyyen
Tırt blog
Kahve Yanı


Mim için  fikir olması açısından veya genel merakınız varsa şu benim için hayret uyandırıcı linkleri de bırakayım
https://line.do/tr/dunyamizin-yakin-gelecegi/4zz/vertical
http://www.futuretimeline.net/22ndcentury/2100-2149.htm#.VkJmUdLhBk

11 Kasım 2015 Çarşamba

Küresel Yan-MA!



Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi  Birleşmiş Milletler öncülüğünde imzalanan küresel ısınmaya yönelik hükümetlerarası ilk çevre sözleşmesidir Kyoto Protokolüne nazaran daha  gerek katılımcı ülkeler gerekse yapılan toplantılara bakıldığında daha somut bir sözleşme olduğu söylenebilir . (sadece söylenebilir ) Bu sene de Fransa 'da Paris'te 21. düzenlenecek olan toplantı da yine olmayasıca sera gazlarının salımını durdurucu tedbirler konuşulacak , etkin çözüm sistemleri oluşturulacak mı tam bir muamma ama bu yıl yapılan aratşrımaya göre artık Küresel ısınma geri dönüşü olmayan bir aşamaya gelmiş bu süreden sonra ancak yavaşlatılabilme şeklinde çözüm bulunabilirmiş . 

Ne kadar çok bilim adamları bas bas bağırsa da kendi sonunu hazırlıyorsun ey Dünya dese de yok sağır insanların olduğu bir yerde konuşmak ne kadar anlamsızsa bilim adamların açıklamaları da  o derece anlamsız geliyor her şeyi kanıksayan insanoğlu küresel ısınmayı da çoktan ee olmayacak mı zaten nolmuş ki modunda kabullenmiş vaziyette . Belki de net olarak bilmedikleri içindir .Bilmediği şeyden insan korkamaz  bilmediği şey insan için yok demektir. Her ne kadar her gün kendisini hatırlatsa da ..

Nasa'nın Uydu verilerine göre okyanuslar 1992’den bu yana ortalama 7,6 santimetre yükselmiş. Hatta bazı bölgelerde bu yükselme 23 santimetreden fazlaymış bu verilerden yola çıkarak  her geçen yıl şiddetini daha da artıran küresel ısınmayla birlikte  100-200 yıl sonra buzulların erimesi sonucu deniz seviyesi 1-3 metre arasında yükselecek Tokyo gibi denize yüksekliği ancak 1 metreyi bulan şehirler sular altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak.Böylesine tehlikeli bir durumla  sadece 100 yıl sonra karşılabilecekken 21. toplantı yapılıyor ve halen daha daha somut bir adım atılmıyor halen daha ..


Bu gif Şili'nin Aysen bölgesindeki buzulların 10 yıl içerisindeki değişimini gözler önüne seriyor 

Biliyorum   işin kolayına kaçarak yaşamayı felsefe edinen insanlarız bunu kabul etmek gerekiyor ama yine de içimizde kalan o ufak duyarlılık kırıntılarını bir araya geldiğinde çözümlerinde ardı sıra geleceğini görebiliyorum dolayısıyla bu yazıyı okuyup kapattığında çok değil hayatındaki ufak değişimlerin geleceğin için atılmış birer adım olduğunu unutma hepsi olmasa da küresel ısınma için yapabildiğin ya da yapmaman gerekenleri günlük yaşamının parçası haline getir bu çokta zor olmasa gerek 

mesela ;

* Tasarruf ampül kullan !  Biliyorum diğer standart ampüller çok ucuz ve sen kira evine onun 2 katı parayla ampül almak istemiyorsun ama elektrik faturanda az gelecek hadi onu düşün eve giderken ekmeğin yanında tasarruf ampülü almayı unutma ;)

* Hani o uyku modunda bıraktığın eve gelince bi de onun açılmasını bekleyemem yea dediğin laptop 'un var ya kapat onu işte .Kullanmadığın sürece tüm elektrikli cihazları evinde tamamen kapalı tutmak gerekiyor .

* Ufak bebeği kundaklar gibi ambalajlanmış paketleri sen oo hijyenik diye alıyorsun ya alma . Fazladan yapılan her ambalaj paketi çöpü yüzde 10 oranında artırıyor ufacık şeyden bir şey olmaz deme oluyor .

* Toplu taşımayı tercih edin diyeceğim kendi arabamı boşuna mı aldım diyeceksiniz o yüzden en azından arabanızın lastik basıınçlarını kontrol edin , hem yakıttan tasarruf hem geleceğe katkı , tembellik yapmayın yahu binmeden bi bakıverin .

*  AĞAÇ DİKİN ! Hiç ağaç diktiniz mi bilmiyorum , aynı bir çocuğun yetişmesi gibi yıl yıl onun büyümesini izlemek kadar heyecanladırıcı bir şey yok ..


Daha  listeyi uzatabiliriz , geri dönüşüm çöp kutularından , fazla su kullanımına kadar .Biliyorum bir çoklarınızı yahu Çin miyiz ABD miyiz bizim yaptığımız şeyle mi sera gazı salınımı duracak diyorsunuz  demeyin . Belki sen göremezsin ama senin torununa sen ne yaptın sorusu sorulduğunda yüzünü eğmeyecek cevap verebilecek yeter ki bu ve diğer önlemleri hayatımızda  alışkanlık haline getirebilelim  



8 Kasım 2015 Pazar

Müzik Ağacından Haberleri Sunuyoruz ; Coldplay & Steven Wilson etc.

*  Coldplay 'in yeni albümü 4 Aralıkta çıkacakmış açıkcası  albümün ismi  olan " A Head Full Of Dreams" duyduğumda ilk olarak heyecanlanmıştım fakat  yeni albümden olduğunu düşünülen iki şarkının ikisini de  sevmedim. Daha önce söylemiştim "günümüz"  pop müzikten yerli yabancı pek haz etmem ve Coldplay'in bu yeni albümü cidden pop'a kayacak gibi henüz daha yeni 2014 'te Ghost Stories albümünü anca sindirmişken bu denli hızda yeni bir albüm daha gelmesi beni oldukça şaşırttı . Ghost Stories hakkında da pop 'a kaymış gibi yorumlar yapılmıştı fakat kesinlikle bu tür yorumlara itibar etmedim bildiğin alternatif  rock albümüydü ama bu yeni albüm hakkında aynı şeyi söyleyebileceğimi sanmıyorum neyse bekleyip göreceğiz. Biz bekleye duralım pop mu rock mı siz karar verin buyrun yeni albümden iki şarkı 
(Coldplay - Amazing Day )
(Chris'ime bakın hele tamam senin hatrına dinlicem bu albümü de ^-^  yuvayı dağıtmasaydı iyiydi ama neyse )
(Coldplay-Adventure of A Lifetime )

** Geçelim diğer haberimize Coldplay 'i tanıyan bilen seveni çoktur ama şimdi söyleyeceğim müzik dehasını bilen pek kişi olduğunu sanmıyorum ve daha fazla bu dehadan mahrum kalmamanız için ismi açıklıyorum. :)
O geliyooooor müziğin dehasıııı STEVEN WİLSON ! geliyor Hemi de bu sene yani 2016 'da geliyor  2 Mayıs 'da ve tabiki PSM Zorlu 'da ..  
Kim bu Steven Wilson derseniz kendileri , tek olarak şarkı söylediği gibi daha önceki bloğumu süsleyen Blackfield grubunun da bir üyesi ve aynı zamanda Purcipone Tree , No -man, incredible expanding mindfuck , bass communion gibi gruplarda da yer almış hayır çok kararsız olduğu için sürekli bir gruptan çıkan birisi değil sadece çok fazla üretken birisi ve her grubu için ayrı muhteşem sözler yazabilen harika şarkılar ortaya çıkaran birisi eski rock efsanelerin yeni versiyonu bir nevi kendisi. Aynı zamanda Opeth ve anathema  'nın bir çok albümünde birlikte çalışmışlar bunu sonradan öğrendim ve farkettiğimde hiç şaşırmadım malum gerek anathema gerekse Opeth'i çok severim. Eğer siz de  Psychedelic Rock ,Progressive rock, post rock karışımı şarkıları seviyorsanız kaçırmayın derim 1 Mayıs 'a daha çok var şimdiden dinlemeye başlayın ancak sindirirsiniz :) 
(Steven Wilson - Routine ) 

(Blackfield - Miss you )
(Bu şarkıyı dinleyip hiç etkilenmeyen sessizce bloğumdan çıkabilir ! )
(Şaka şaka en çok o  dolaşsın biraz müzik zevki edinsin :P)

(Purcupine Tree- Russia on  İce )

Her üç Şarkıda da farkedebileceğiniz üzere müziksel anlamda çok yakınlar ,  2 Mayıs'ta Taksim'den sonra hoop Zorlu'ya geçin  şimdiden yapın planlarınızı sonra niye haber vermedin Mariposa demeyin 

***En kötü haber benim için God You! Black Emperor 'un konserine şu anda tam tamına 9 güncük kaldı ve ben gidemiyorum gidebilecek olanlar için hatırlatma yapmak istedim o da nacizane  ZORLU PSM'de 

**** Son olarakta geçen günlerde Eksen 'de  ünlü grupların lego hallerini gördüm çok hoşuma gitti , bizim dönem çocukları iyi bilir o legoları , az koşmadık az tartışmadık o legoların başında :D 

https://www.youtube.com/watch?v=luM6oeCM7Yw
Mogwai kim ki diyenler için, post rock 'ın ağır abilerindendir kendileri





Daha fazlası için TIK TIK 




2 Kasım 2015 Pazartesi

Büyüklere Masallar 8*)



Etrafına baktı kimse yoktu .Evler dizili ardı sıra ip gibi bir hizada hepsi hazırolda durmuş satılmayı bekliyorlar herkes sürekli birşeyleri bekliyor diyecekti onay bekleyecekti belki de birisinden ama etrafında kimse yoktu vazgeçti demedi düşündü yalnızca , yalnızlığını düşünmedi ama hayale daldı eski mutlu günlerini düşündü halası o küçükken keşke büyümesen büyüdükçe her şey eskiyor eskidikçe çirkinleşiyor zevksizleşiyor demişti o zamanlar anlamamıştı bu sözü halası eserikliydi daha doğrusu köylerinde öyle derlerdi ona kafası gelir gider aklına ne gelirse söylerdi ama yine de severdi halasını böyle beylik lafları çoktu keşke zamanı geri alabilse o sözlerini daha dikkatli dinlerdi hadi zamanı geri alamadı diyelim bari durabilseydi eski günlerde yaşardı hep mutsuzluğun ne demek olduğunu henüz öğrenmediği zamanlarda ama ne mümkün şimdi yalnızca ,elleriyle dizlerini bağlamış koyu bir gölgede öğlen sıcağında bir taşın üstünde kurak köyüne bakıyor bir yandan da bunları düşünüyordu .

Zaman geçiyordu zaman geçtikçe daha hızlı koşması gerektiğine inanıyordu zaman ilerledikçe o kırmızı kamyonuna binip gerisin geriye şu akan nehir boyu gitse eski günler geri gelir miydi zaman ilerler o da geriye gider iki ileri iki geri gidersen olduğun yerde kalırsın ama zAman söz konusu olduğunda bu mümkün olmaz demişti okuldaki hocası bunun açıklamasını henüz astro fizikçiler bulamamışmış .Bulamazlar tabiki yok çünkü öyle bir şey !O zaman çıkıp karşılarına yok öyle bir şey diyememişti  o da var sanıyordu .mümkün olamayacağına inanıp bir gerekçe arıyordu ; bu küçük köye gelmeden önce o kırmızı kamyonete sahip olmadan , sahip olduğu diğer şeyleri kaybetmeden önce  öyle düşünüyordu 
Ama şimdi biliyor zamanla yarışmasını biraz geç öğrendi ama öğrendi zaman ileri gittikçe o geri gidecekti kırmızı kamyonetiyle nehir boyu .. Önce köyüne kavuşacak sonra da eserikli halasına ve çocukluğuna mutsuzluğun ne demek olduğunu bilmediği zamanlara ..

31 Ekim 2015 Cumartesi

Sanatın en Renkli Hali -italya-

Zbigniew Preisner - Les Marionettes

(dinleyiniz..)

Ne kadar sanattan uzak bir ihtisas alanım olsa da içimdeki ben o kadar yakın sanatın her dalına bunlardan biri de resim . Kursa gitmedim ressam bir tanıdığım yok ama küçüklükten bu yana ilgi duyarım . Gerçi görsel alanların hepsine var bir ilgim ben istemesem de hayal gücüm buna zorluyor. Bir şekilde somutlaşma çabaları..
Sadece kendi çizdiğimiz resimlerde değil çizilen bir resimde de hayal gücünüzün etkisi altındasınızdır .Bir resim çizilene kadar ressamındır sonrası gören gözlerindir. Kim nasıl görmek isterse resim onu anlatır .



Gustav Klimt - The Kiss


Öğrenci evlerinde her giden bir şeyler bırakır her gelenden bir şeyler kalır malumunuz . Yukarıdaki her biriniz hayatınızda en az bir kez bir yerlerde gördüğü resim (şaheser) de kaldığına en çok sevindiğim eşyalardan biriydi .Salonumu süsleyen güzel bir tabloydu Yukarıdaki resime ilk baktığımda itiraf etmeliyim ki sadece kızı görmüştüm ama sonra bir kaç yerde daha karşıma çıktığında inceleme fırsatı buldum  .Tabiki profesyonel olarak bu resimler hakkında yorum yapamam sadece kendi gördüğüm genel bilgiler çerçevesinde bir kaç bir şey diyebilirim "The Kiss "  tablosunu yaratıcısı Gustav Klimt Sembolist bir ressamdı bundan sebep resimlerine her baktığınızda daha farklı şeyler keşfedebilirsiniz. Örnek vermem gerekirse bir erkek ve kızın öpüşmesini anlatan bu tabloda kızın vücut hatlarını çiçeklerden döşemesi kadınların erkeklere göre ne kadar naif olduğunu gösteriyor aynı şekilde erkeğin üzerindeki geometrik şekiller erkeğin kadına göre ne kadar sert olduğunu göstermiş .Malesef henüz orjinal tabloyu kendi gözlerimle göremedim ama gitmek isteyenler ;Avusturya-Viyana'da belvedere galerisinde görebilirler Her ressamın nasıl bir yazarın belli bir üslubu oluyorsa kendilerine has çizimleri oluyor Klimt 'in bir çok eserinde diğer ressamlar görülmeyen bu dokuyu görebilirsiniz .

Ama ben daha fazla uzatmama adına benim için çok tüm ressamlardan önemli olan  Michelangelo'ya geçmek istiyorum. Vatikan Müzesini sırf Şiştine Şapelindeki " Ademin Yaratılılışı" fresksini  görebilmek için gittiğimi itiraf etmem gerekiyor. Elbette Vatikan Müzesi her şeyiyle duran bir rönans abidesi onu atlmamak gerek 
Vatikan Müzesi oldukça büyük uzun bir müze ve dahası  tek bir çıkış var yani girdik gezdik sıkıldık hadi çıkalım diyemiyorsunuz ya geri dönecek ya da tüm her yeri gezeceksiniz . Benim için sıkıntı değildi tabi bu durum zaten bunun için gelmiştim ama Sistine Şapelini görmek için sabırsızlandığım için ilk onu görmek istemiştim ama ne işse en son çıkışa yakın bir yerde görebiliyorsunuz .Fotoğraf çekmek elbettte diğer müzelerdeki gibi yasak bu yasağı destekliyorum da ama flashsız çekimlerin bir sorun yaratmayacağını düşünüyorum .... 

Michelangelo -The Creation of Adam

Sistine Şapeli'ne adım atar atmaz her anlamda sanatı hissedeceksiniz her bir noktasına kadar ayrı ayrı özel resmetmiş .Fakat Ademin Yaratılışını ayrı bir resmetmiş doğruluğu ne kadardır bilinmez ama Michelangelo bu frenks'te Tanrı'nın aslında sadece düşüncede varolduğunu beyinlerde yer alan bir sanrıdan ibaret olduğunu göstermeye çalışmış diyen bir kesim bu düşüncelerini Tanrı olarak tasvir eden figürün çevresindeki oval, insan beynine benzeyen kısıma dayandırmaktalar .İlk bakışta Adem figürünün eline baktığımızda  tanrıyı umursamaz bir tavırla elini uzatıyormuş gibi bir hissiyata kapılıyor insan ama yine de tanrının çevresini bir beyine benzetip Tanrı sadece akıldaki bir hayalden ötedir demek ne kadar doğru hele ki bunu Vatikandaki bir Şapelin tavanını süslediğini düşündüğümüz de ne kadar gerçekçi bir yaklaşım tartışılır.
Eğer bir gün sizinde yolunuz Roma'ya düşerse kendi gözlerinizle görüp inceler şahsi fikrinizi söylersiniz bir şeye daha dikkatinizi çekmek istiyorum fotoğrafın sol köşesinde gördüğünüz beyaz kolon  , freske sanki bir üç boyut havası katıyor bu resmin canlılığına canlılık katıyor tabiki resmin 1500 lü yıllarda yapıldığını düşündüğümüz de üç boyutlu görüntü tekniğiyle bunu çizmiş olabilme ihtimali düşük olsa olsa da perspektif açısından dikkate almış olabilir.  Michelangelo 'den bahsetmişken çok ünlü Davut heykelinden bahsetmemek olmaz ama bu yazının içeriği bakımından sadece resime yer vereceğimden dolayı üzerinde durmayacağım meraklısına (Ya da çektiğim davut heykelinin resmini arşivimde bulamadım da diyebilirim :D ) 

Sandro Botticelli -Venüs'ün Doğuşu 
Venüs Tanrıçasının güzelliği temsil etiğini bilmeyen yoktur sanırım. Botticelli bu resmine baktığımızda gayet   yerinde bir isim koyduğunu görebiliyoruz .Botticelli'nin bu resmi ve daha bir çok güzel eser   ufak şirin İtalya denilince aklıma gelen ilk şehir olan Floransa nam-ı diğer Firenzeee  de Uffizi müzesinde yer alıyor . Floransa 'ya gittiğinizde her köşe her sokak sanat kokuyor sanki milenyum çağından rönansa geçiş yapmış gibi hissediyorsnuz  dolayısıyla nereyi gezsem şu esere mi bakayım bunu mu inceleyim derken gözden kaçabilir aman diyeyim bakmadan geçmeyin bu güzelliği kendi gözlerinizle görün :) 

Michelangelo Caravaggio-The Death of Virgin 

Bu resmi aslında Fransız   eserlerine yer vereceğim bir sonraki  yazımda yer verecektim zira söz konusu tablo Paris'teki o muhteşem Louvre Müzesinde yer alıyor ama Ressam Cavaggio İtalyan olduğu için burada yer vermeyi uygun buldum . Tabloda öncelikle ışık - gölge kullanımıyla barok tarzının ve  kırmızının ağırlığını   görüyoruz . Ruhani boyutu değil de daha çok fiziki etkileri gösterilmiş .İnsanın etkilenmemesi elde değil .

Ponziano Loverini- Santo Alessandro 

Bu resmi de Vatikan Müzesinde çekmiştim daha önce adını duymamıştım ama o kadar gerçekçiydi ki sanki saniyeler öncesinde ölüm gerçekleşmiş gibi bir hissiyat veriyordu insana  sonrasında araştırdıysam da italyanca dışında bir kaynak bulamadım .



Fazla uzatmamak adına yazımın  İtalya ayağını bitirmiş bulunuyorum.Rönasans'ın doğum yeri olan İtalya'ı elbette bir iki resimle özetleyemeyiz  bu sadece bir başlangıç olabilir.Şimdilik benden bu kadar...
*sadece çerçeve içinde olanlar flashsız kendi çekimim 



28 Ekim 2015 Çarşamba

TİME UP

(Hans Zimmer -Time)


Gökyüzü bağlar denizi okyanusa okyanus yol verir
dağlara bir selam çakar uzaktan bir ışığa
bulutlar ağlar göğün yüzüne baktığında
kendi ceheneminizi yaratıyorsunuz ne diye gülersiniz diye yakınır
belki de duyabilen olmamıştır kuzey ışıklarından başka
belki de daha güzel bir evren olurdu insansız
okyanus ve dalgalar kardeş olurdu içlerinde plastikten düşman olmasa
her gelen anlatmasa derdini denizlere belki severdi yeryüzünü dalgalar
kuzey ışıklarının gözleri almasaydı flashlar her yeri aydınlatırdı ışıklarıyla
belki demek için geç kaldık belki de
bulutlar siz söyleyin çıkış yolunu açılan her ufuk götürür mü bizi yeni hayata
geç mi kaldık yoksa erken mi geldik bu dünya'ya
çıkışı yoksa eğer hapsedildik önce ruhlar bedene bedenler dünya'ya.

 .

24 Ekim 2015 Cumartesi

Yağmurlu günden güneşli bir merhaba

Geçtiğimiz günlerde beyin fırtınası yazı dizisinin ilk bölümünü yayınlamış fakat daha sonra yakın çevremde günlük konuşmalarda bile pek olumlu tepkiler almadığım için  yazım ve düşüncelerim biraz daha olgunlaştıktan sonra paylaşmaya karar vermiştim bu sebepten ötürü de yazımı kaldırmıştım sonrasında Leviathan filmine yönelik eleştiriler içeren bir yazı düşündüm ama ondan da vazgeçtim görünen o ki beklemediğim anda gelen yağmur iki gündür sadece bulutların değil benim de ışığımı kesti  ..
Ülke geneline baktığında dışarı çıkıp sonbaharın keyfini sürmektense evde yağmurun keyfini sürmek bir çok şehirde mantıklı geliyor veyahut vizyona giren filmler alternatif olarak düşünebilir şahsen benim aklımda izlenebilecek  bir iki film var .( Tamam tamam mustang'i izler yazarım ) neyse şimdilik günün güneşi olacak bu şarkıya merhaba diyelim 



bir cadde olmaktansa, bir orman olmayı isterdim 
evet isterdim eğer yapabilseydim kesinlikle yapardım
dünyayı ayaklarımın altında hissetmek isterdim 
evet isterdim eğer yapabilseydim kesinlikle yapardım

20 Ekim 2015 Salı

THE CURE -Geç Gelen Güzellik-


Bazı müzik gruplarını geç tanırsınız ve geç tanıdığınız için kendinize kızarsınız ya işte benim için "THE CURE "  o gruplardan biridir. Bazılarına göre çok geç olmasa da böylesine nadide bir grup için bence geç tanıdım hem nasıl geç tanımam, The CURE ve diğerlerinin tüm dünyayı salladıkları sırada ,şuanda çevremde olan herkesler arabesk'le yanıp  tutuşuyor vaziyetteymiş hatta o sıralar al bak  cure dinle diyenlere ne cure bitki kürü mü diye cevap verecek konumda olduklarını düşündüğümüzde gel Mariposa bak böyle böyle gruplar var dinle  diyenim olmyacağını da kabul etmek gerekiyor  ama müzik öyle bir şey ki o gelip seni buluyor. Gerçek müzik her zaman her yerde insanın peşini bırakmıyor . Boş günü geçirmek için yazılan şarkılar yerine gerçekten hissedilen bir yaşantı sonucu doğan şarkılar yıllar geçse de eskimiyor . 
Her aşıkta her ayrılıkta yeniden doğuyor her yalnız kalışta her dibe vuruşta gelip buluyor sizi o şarkı, size geriye nasıl olabililir hissedilenleri böylesine anlatabilir diye düşünürek müzik içinde kendizi ya da kendiniz içinde müziği kaybetmek düşüyor. 

Melankolik bir insan olduğum gerçeği üzerinden gidecek olursak müsadenizle The Cure da neymiş diyenler için  benim için top 3 'ünü paylaşıyorum .Önce bunları dinleyin bakalım bir sonrasında yazıyı okumaya devam edersiniz.

(Yazı da paylaştğım hiçbir şarkıyı dinlemeyecek olan sayın okuyucum evet sen en azından bunu dinle , dinle diyorsam vardır bir sebebi en güzeli bu demedi deme pas mas kalmayacak ) 
 3.          THERE İS NO İF
 Bonus . TRUST 


Peki geç tanıyan ben nasıl oldu da Cure 'ü tanıdım . The Cure 80'li yılları salladıkları sıralarda Post-punk , alternatif rock akımları henüz yeni yeni başladığı sıra elbette bilmiyordum isimlerini . 

311  Adında birçoklarınızın bilmeyeceği bir grubun Cure 'un Love song şarkısının cover ile Lovesong şarkısını ilk defa dinledim . Hatta öyle ki Love song 'un 311 grubuna ait olduğunu sanıp ne kadar güzel şarkı yazmışlar diyerekten diğer şarkılarına falan bakmıştım Sonra başka bir gün farketti ki o şarkı sadace bir cover'dan öte değilmiş .
Sonrasında Guns N ' Roses - Knock Knoc Heaven's door  şarkısını arar iken bir anda kendimi cure 'ün just like heaven şarkısında buldum.

The Cure 'ü dinlemek için bir sebebimin olmasına gerek yoktu ama sebebim yine vardı olmamasını dilerdim orası ayrı. Herkes gibi ben de love song ile başlayıp The CURE grubunu derinliklerine , onların benim derinliklerime inmesine izin verdim .Öyle bir grup ki öyle şarkıları var ki  söz yazarı , solisti ,  kimmiş diye hiç ilgilenmeyen ben bile kim bunları yazan ya demekten alı koyamadımve tabiki diğer güzel gruplardaki ritüel değişmedi bu zamana kadar grubun değişmeyen tek üyesi grubumuzun solistimiz Robert Smith 'in yazdığını öğrendim 

Bu kadar masum olduğuna bakmayın youtube üzerinden izlediğim konserlerinde nasıl çılgın olduğunu göreceksiniz . Benim bile sürmeyi çekineceğim çarpıcılıkta  Kırmızı rujluyla çılgın saçlarıyla aynı insan mı acaba diye düşündürüyor . Ama yine de koca bir teşekkürü hakediyor İnsanın anlatamadığı sadece hissettiği duyguları o kdar güzel anlatmış ki şarkılarında , bu insana özel olduğu hissini unutturuyor yalnızlk hissini azaltıyor  senin benim hissettiğim her şey her insanın hissettiiği bu dünyanın ne kadar da belli kalıplar içerisinde yaşadığımızı gösteriyor. 
Daha önce de bahsettm  sanatçıların çok farklı ruh halleri yoğun duygusallıkları var bu da kişilerin tüm duygularını uçlarda yaşamalarına sebep oluyor konserde gayet enerjik bir şarkıyı söylerke bir anda melankolinin  dibi bir şarkıyla devam edebilir. 

Tabi sadece melankolik şarkıları da yok eğlenceli güne güzel başlama sevinci veren şarkıları da mevcut ;pek bilindik olan , Friday I'm in love  Boy's don't cry  sonrasında The lovecats Close to m(The lullaby-The Cure ) 
                                         

Bir de şarkılarını youtube da ararken şuna denk geldim sizinle de paylaşmak istedim bir önceki Joy Division yazımda ilk televizyon performanslarını control filmde izlemiştim ama hiçbir  intihar olayı olmadığından mıdı nedir Cure gibi grubun bir filmi yapılmamış , o da bir garip niye sadece intihar edenlerin filmi yapılıyor (yazar burada vizyona yeni giren AMY filmine gönderme yapıyor evet doğru.)
neyse buyrun anti - tv olarak ilk televizyon performansı ,

(Robert dediğim kadar varmış ama di mi :) ) 


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...