31 Ekim 2015 Cumartesi

Sanatın en Renkli Hali -italya-

Zbigniew Preisner - Les Marionettes

(dinleyiniz..)

Ne kadar sanattan uzak bir ihtisas alanım olsa da içimdeki ben o kadar yakın sanatın her dalına bunlardan biri de resim . Kursa gitmedim ressam bir tanıdığım yok ama küçüklükten bu yana ilgi duyarım . Gerçi görsel alanların hepsine var bir ilgim ben istemesem de hayal gücüm buna zorluyor. Bir şekilde somutlaşma çabaları..
Sadece kendi çizdiğimiz resimlerde değil çizilen bir resimde de hayal gücünüzün etkisi altındasınızdır .Bir resim çizilene kadar ressamındır sonrası gören gözlerindir. Kim nasıl görmek isterse resim onu anlatır .



Gustav Klimt - The Kiss


Öğrenci evlerinde her giden bir şeyler bırakır her gelenden bir şeyler kalır malumunuz . Yukarıdaki her biriniz hayatınızda en az bir kez bir yerlerde gördüğü resim (şaheser) de kaldığına en çok sevindiğim eşyalardan biriydi .Salonumu süsleyen güzel bir tabloydu Yukarıdaki resime ilk baktığımda itiraf etmeliyim ki sadece kızı görmüştüm ama sonra bir kaç yerde daha karşıma çıktığında inceleme fırsatı buldum  .Tabiki profesyonel olarak bu resimler hakkında yorum yapamam sadece kendi gördüğüm genel bilgiler çerçevesinde bir kaç bir şey diyebilirim "The Kiss "  tablosunu yaratıcısı Gustav Klimt Sembolist bir ressamdı bundan sebep resimlerine her baktığınızda daha farklı şeyler keşfedebilirsiniz. Örnek vermem gerekirse bir erkek ve kızın öpüşmesini anlatan bu tabloda kızın vücut hatlarını çiçeklerden döşemesi kadınların erkeklere göre ne kadar naif olduğunu gösteriyor aynı şekilde erkeğin üzerindeki geometrik şekiller erkeğin kadına göre ne kadar sert olduğunu göstermiş .Malesef henüz orjinal tabloyu kendi gözlerimle göremedim ama gitmek isteyenler ;Avusturya-Viyana'da belvedere galerisinde görebilirler Her ressamın nasıl bir yazarın belli bir üslubu oluyorsa kendilerine has çizimleri oluyor Klimt 'in bir çok eserinde diğer ressamlar görülmeyen bu dokuyu görebilirsiniz .

Ama ben daha fazla uzatmama adına benim için çok tüm ressamlardan önemli olan  Michelangelo'ya geçmek istiyorum. Vatikan Müzesini sırf Şiştine Şapelindeki " Ademin Yaratılılışı" fresksini  görebilmek için gittiğimi itiraf etmem gerekiyor. Elbette Vatikan Müzesi her şeyiyle duran bir rönans abidesi onu atlmamak gerek 
Vatikan Müzesi oldukça büyük uzun bir müze ve dahası  tek bir çıkış var yani girdik gezdik sıkıldık hadi çıkalım diyemiyorsunuz ya geri dönecek ya da tüm her yeri gezeceksiniz . Benim için sıkıntı değildi tabi bu durum zaten bunun için gelmiştim ama Sistine Şapelini görmek için sabırsızlandığım için ilk onu görmek istemiştim ama ne işse en son çıkışa yakın bir yerde görebiliyorsunuz .Fotoğraf çekmek elbettte diğer müzelerdeki gibi yasak bu yasağı destekliyorum da ama flashsız çekimlerin bir sorun yaratmayacağını düşünüyorum .... 

Michelangelo -The Creation of Adam

Sistine Şapeli'ne adım atar atmaz her anlamda sanatı hissedeceksiniz her bir noktasına kadar ayrı ayrı özel resmetmiş .Fakat Ademin Yaratılışını ayrı bir resmetmiş doğruluğu ne kadardır bilinmez ama Michelangelo bu frenks'te Tanrı'nın aslında sadece düşüncede varolduğunu beyinlerde yer alan bir sanrıdan ibaret olduğunu göstermeye çalışmış diyen bir kesim bu düşüncelerini Tanrı olarak tasvir eden figürün çevresindeki oval, insan beynine benzeyen kısıma dayandırmaktalar .İlk bakışta Adem figürünün eline baktığımızda  tanrıyı umursamaz bir tavırla elini uzatıyormuş gibi bir hissiyata kapılıyor insan ama yine de tanrının çevresini bir beyine benzetip Tanrı sadece akıldaki bir hayalden ötedir demek ne kadar doğru hele ki bunu Vatikandaki bir Şapelin tavanını süslediğini düşündüğümüz de ne kadar gerçekçi bir yaklaşım tartışılır.
Eğer bir gün sizinde yolunuz Roma'ya düşerse kendi gözlerinizle görüp inceler şahsi fikrinizi söylersiniz bir şeye daha dikkatinizi çekmek istiyorum fotoğrafın sol köşesinde gördüğünüz beyaz kolon  , freske sanki bir üç boyut havası katıyor bu resmin canlılığına canlılık katıyor tabiki resmin 1500 lü yıllarda yapıldığını düşündüğümüz de üç boyutlu görüntü tekniğiyle bunu çizmiş olabilme ihtimali düşük olsa olsa da perspektif açısından dikkate almış olabilir.  Michelangelo 'den bahsetmişken çok ünlü Davut heykelinden bahsetmemek olmaz ama bu yazının içeriği bakımından sadece resime yer vereceğimden dolayı üzerinde durmayacağım meraklısına (Ya da çektiğim davut heykelinin resmini arşivimde bulamadım da diyebilirim :D ) 

Sandro Botticelli -Venüs'ün Doğuşu 
Venüs Tanrıçasının güzelliği temsil etiğini bilmeyen yoktur sanırım. Botticelli bu resmine baktığımızda gayet   yerinde bir isim koyduğunu görebiliyoruz .Botticelli'nin bu resmi ve daha bir çok güzel eser   ufak şirin İtalya denilince aklıma gelen ilk şehir olan Floransa nam-ı diğer Firenzeee  de Uffizi müzesinde yer alıyor . Floransa 'ya gittiğinizde her köşe her sokak sanat kokuyor sanki milenyum çağından rönansa geçiş yapmış gibi hissediyorsnuz  dolayısıyla nereyi gezsem şu esere mi bakayım bunu mu inceleyim derken gözden kaçabilir aman diyeyim bakmadan geçmeyin bu güzelliği kendi gözlerinizle görün :) 

Michelangelo Caravaggio-The Death of Virgin 

Bu resmi aslında Fransız   eserlerine yer vereceğim bir sonraki  yazımda yer verecektim zira söz konusu tablo Paris'teki o muhteşem Louvre Müzesinde yer alıyor ama Ressam Cavaggio İtalyan olduğu için burada yer vermeyi uygun buldum . Tabloda öncelikle ışık - gölge kullanımıyla barok tarzının ve  kırmızının ağırlığını   görüyoruz . Ruhani boyutu değil de daha çok fiziki etkileri gösterilmiş .İnsanın etkilenmemesi elde değil .

Ponziano Loverini- Santo Alessandro 

Bu resmi de Vatikan Müzesinde çekmiştim daha önce adını duymamıştım ama o kadar gerçekçiydi ki sanki saniyeler öncesinde ölüm gerçekleşmiş gibi bir hissiyat veriyordu insana  sonrasında araştırdıysam da italyanca dışında bir kaynak bulamadım .



Fazla uzatmamak adına yazımın  İtalya ayağını bitirmiş bulunuyorum.Rönasans'ın doğum yeri olan İtalya'ı elbette bir iki resimle özetleyemeyiz  bu sadece bir başlangıç olabilir.Şimdilik benden bu kadar...
*sadece çerçeve içinde olanlar flashsız kendi çekimim 



28 Ekim 2015 Çarşamba

TİME UP

(Hans Zimmer -Time)


Gökyüzü bağlar denizi okyanusa okyanus yol verir
dağlara bir selam çakar uzaktan bir ışığa
bulutlar ağlar göğün yüzüne baktığında
kendi ceheneminizi yaratıyorsunuz ne diye gülersiniz diye yakınır
belki de duyabilen olmamıştır kuzey ışıklarından başka
belki de daha güzel bir evren olurdu insansız
okyanus ve dalgalar kardeş olurdu içlerinde plastikten düşman olmasa
her gelen anlatmasa derdini denizlere belki severdi yeryüzünü dalgalar
kuzey ışıklarının gözleri almasaydı flashlar her yeri aydınlatırdı ışıklarıyla
belki demek için geç kaldık belki de
bulutlar siz söyleyin çıkış yolunu açılan her ufuk götürür mü bizi yeni hayata
geç mi kaldık yoksa erken mi geldik bu dünya'ya
çıkışı yoksa eğer hapsedildik önce ruhlar bedene bedenler dünya'ya.

 .

24 Ekim 2015 Cumartesi

Yağmurlu günden güneşli bir merhaba

Geçtiğimiz günlerde beyin fırtınası yazı dizisinin ilk bölümünü yayınlamış fakat daha sonra yakın çevremde günlük konuşmalarda bile pek olumlu tepkiler almadığım için  yazım ve düşüncelerim biraz daha olgunlaştıktan sonra paylaşmaya karar vermiştim bu sebepten ötürü de yazımı kaldırmıştım sonrasında Leviathan filmine yönelik eleştiriler içeren bir yazı düşündüm ama ondan da vazgeçtim görünen o ki beklemediğim anda gelen yağmur iki gündür sadece bulutların değil benim de ışığımı kesti  ..
Ülke geneline baktığında dışarı çıkıp sonbaharın keyfini sürmektense evde yağmurun keyfini sürmek bir çok şehirde mantıklı geliyor veyahut vizyona giren filmler alternatif olarak düşünebilir şahsen benim aklımda izlenebilecek  bir iki film var .( Tamam tamam mustang'i izler yazarım ) neyse şimdilik günün güneşi olacak bu şarkıya merhaba diyelim 



bir cadde olmaktansa, bir orman olmayı isterdim 
evet isterdim eğer yapabilseydim kesinlikle yapardım
dünyayı ayaklarımın altında hissetmek isterdim 
evet isterdim eğer yapabilseydim kesinlikle yapardım

20 Ekim 2015 Salı

THE CURE -Geç Gelen Güzellik-


Bazı müzik gruplarını geç tanırsınız ve geç tanıdığınız için kendinize kızarsınız ya işte benim için "THE CURE "  o gruplardan biridir. Bazılarına göre çok geç olmasa da böylesine nadide bir grup için bence geç tanıdım hem nasıl geç tanımam, The CURE ve diğerlerinin tüm dünyayı salladıkları sırada ,şuanda çevremde olan herkesler arabesk'le yanıp  tutuşuyor vaziyetteymiş hatta o sıralar al bak  cure dinle diyenlere ne cure bitki kürü mü diye cevap verecek konumda olduklarını düşündüğümüzde gel Mariposa bak böyle böyle gruplar var dinle  diyenim olmyacağını da kabul etmek gerekiyor  ama müzik öyle bir şey ki o gelip seni buluyor. Gerçek müzik her zaman her yerde insanın peşini bırakmıyor . Boş günü geçirmek için yazılan şarkılar yerine gerçekten hissedilen bir yaşantı sonucu doğan şarkılar yıllar geçse de eskimiyor . 
Her aşıkta her ayrılıkta yeniden doğuyor her yalnız kalışta her dibe vuruşta gelip buluyor sizi o şarkı, size geriye nasıl olabililir hissedilenleri böylesine anlatabilir diye düşünürek müzik içinde kendizi ya da kendiniz içinde müziği kaybetmek düşüyor. 

Melankolik bir insan olduğum gerçeği üzerinden gidecek olursak müsadenizle The Cure da neymiş diyenler için  benim için top 3 'ünü paylaşıyorum .Önce bunları dinleyin bakalım bir sonrasında yazıyı okumaya devam edersiniz.

(Yazı da paylaştğım hiçbir şarkıyı dinlemeyecek olan sayın okuyucum evet sen en azından bunu dinle , dinle diyorsam vardır bir sebebi en güzeli bu demedi deme pas mas kalmayacak ) 
 3.          THERE İS NO İF
 Bonus . TRUST 


Peki geç tanıyan ben nasıl oldu da Cure 'ü tanıdım . The Cure 80'li yılları salladıkları sıralarda Post-punk , alternatif rock akımları henüz yeni yeni başladığı sıra elbette bilmiyordum isimlerini . 

311  Adında birçoklarınızın bilmeyeceği bir grubun Cure 'un Love song şarkısının cover ile Lovesong şarkısını ilk defa dinledim . Hatta öyle ki Love song 'un 311 grubuna ait olduğunu sanıp ne kadar güzel şarkı yazmışlar diyerekten diğer şarkılarına falan bakmıştım Sonra başka bir gün farketti ki o şarkı sadace bir cover'dan öte değilmiş .
Sonrasında Guns N ' Roses - Knock Knoc Heaven's door  şarkısını arar iken bir anda kendimi cure 'ün just like heaven şarkısında buldum.

The Cure 'ü dinlemek için bir sebebimin olmasına gerek yoktu ama sebebim yine vardı olmamasını dilerdim orası ayrı. Herkes gibi ben de love song ile başlayıp The CURE grubunu derinliklerine , onların benim derinliklerime inmesine izin verdim .Öyle bir grup ki öyle şarkıları var ki  söz yazarı , solisti ,  kimmiş diye hiç ilgilenmeyen ben bile kim bunları yazan ya demekten alı koyamadımve tabiki diğer güzel gruplardaki ritüel değişmedi bu zamana kadar grubun değişmeyen tek üyesi grubumuzun solistimiz Robert Smith 'in yazdığını öğrendim 

Bu kadar masum olduğuna bakmayın youtube üzerinden izlediğim konserlerinde nasıl çılgın olduğunu göreceksiniz . Benim bile sürmeyi çekineceğim çarpıcılıkta  Kırmızı rujluyla çılgın saçlarıyla aynı insan mı acaba diye düşündürüyor . Ama yine de koca bir teşekkürü hakediyor İnsanın anlatamadığı sadece hissettiği duyguları o kdar güzel anlatmış ki şarkılarında , bu insana özel olduğu hissini unutturuyor yalnızlk hissini azaltıyor  senin benim hissettiğim her şey her insanın hissettiiği bu dünyanın ne kadar da belli kalıplar içerisinde yaşadığımızı gösteriyor. 
Daha önce de bahsettm  sanatçıların çok farklı ruh halleri yoğun duygusallıkları var bu da kişilerin tüm duygularını uçlarda yaşamalarına sebep oluyor konserde gayet enerjik bir şarkıyı söylerke bir anda melankolinin  dibi bir şarkıyla devam edebilir. 

Tabi sadece melankolik şarkıları da yok eğlenceli güne güzel başlama sevinci veren şarkıları da mevcut ;pek bilindik olan , Friday I'm in love  Boy's don't cry  sonrasında The lovecats Close to m(The lullaby-The Cure ) 
                                         

Bir de şarkılarını youtube da ararken şuna denk geldim sizinle de paylaşmak istedim bir önceki Joy Division yazımda ilk televizyon performanslarını control filmde izlemiştim ama hiçbir  intihar olayı olmadığından mıdı nedir Cure gibi grubun bir filmi yapılmamış , o da bir garip niye sadece intihar edenlerin filmi yapılıyor (yazar burada vizyona yeni giren AMY filmine gönderme yapıyor evet doğru.)
neyse buyrun anti - tv olarak ilk televizyon performansı ,

(Robert dediğim kadar varmış ama di mi :) ) 


18 Ekim 2015 Pazar

Joy DİVİSİON - CONTROL -



     

(NO GET OUT ! ,Everbody here in, you listen to it while reading ;) ) 





tesadüf eseri rastlamıştım bu gruba sonrasında yıllardır zevkle e dinlerim punk müzik zevkim sınırlıdır yani sırf bu tarz yapıyor diye her grubu sevecek değilim öyle değil mi
 Bowie ve Joy division yeri ayrıdır .özellikle de Joy division biraz daha post-punk söylediği için mi bilmem daha bi severim. O kadar az bir sürede bu kadar güzel şarkılar takdir edilesi doğrusu insan ister istemez keşke İan bu kadar duygusal olmasaydı keşke biraz daha yaşasaydı demeden geçemiyor gerçi şarkılarındaki bu kusursuzlukta şarkılarını bu kadar kısa sürede söyleyebilmesi de bu aşırı duygusallığından geçiyor.
Nasıl oluyor da bir şey hem insanı daha uzun süre yaşama sebebi hem de erken ölümüne sebep oluyor anlam veremiyorum doğrusu .. Özellikle İan Curtis'in hayatını anlatan "CONTROL" filminden daha sonra iyice bir düşünmeden edemiyor acaba sanatçıları erkenden bizden ayıran bu "yoğun duygu halleri "  iyi bir şey mi kötü bir şey mi ?

- iyi bir şey ,bu sayede güzel şarkılar dinleyebiliyoruz demek  aşırı bir bencilliğe girer .
- kötü bir şey , keşke olmasaydı demekte onları onlar yapan özelliği ellerinden almak gibi bir şey


Ne garip ki Onlar gidiyor  kurtuluyor arkasında binlerce soru bırakarak bizlere kolaya kaçıyorlar en zorunu bize yükleyerek..



Biraz filmden bahsedecek olursak..

Başta her şey çok güzel gitmektedir  genç yaşta iyi bir aile kurmuş  harika bir müzik kariyeri vardır fakat hayat sürprizlerle doludur iyiyi kötüyü bazen kendi tercihlerimiz bazense kaderin ortak yapımı sonucu belirlenir bu filmde bunu çok iyi ayırt ediyoruz .Her erkek gibi aldatması ve her fani gibi beklemediği anda bir hastalıkla yüz yüze gelmesi diğer muhteşem sanatçılar gibi ruhsal çıkmaza girmesi ve tüm bunları Sam RİLEY'in oyunculuğuyla birleşmesi filmi güzel yapan şeylerin başında .Diğer güzel yapan şey ise yönetmenin ben bir müzikal yapacağım diye seyiriciyi sıkmaması , dönem özelliklerini sade bir dille anlatması yeri geldi David Bowie( the jean Genie) yeri geldi Sex Pistols(problems) hatta bir ara Iggy Pop 'un şarkılarına bile yer vererek o esnekliği yaratmış , Joy Division şarkılarını saymıyorum bile filmle birlikte harmanlanışı gayet profesyoneldi boşuna Cannes'in açılış filmi olmamış :) 


Joy Division biliyor musunuz bilmiyorum ama dinleyin ,izleyin seveceksiniz :)



 She's lost control-Joy division 

(Hani an gelir hayatınızın kontrolünü kaybettiğini düşünürsünüz hayatın sizi yönlendirmesini beklersiniz ya işte o anlara birebirdir  bu şarkı ) 



heart and soul - joy division

(fav:1)



no lost LOVE -Joy Division

(fav:2 post- punk da ne  diyenlere emsal niteliği taşır )




2 Ekim 2015 Cuma

Ruhen Ölüm & Bedenen Ölüm







Ölüm iki çeşittir bu dünyada . Bir ruhen ölüm vardır bir de bedenen. Hangisinin daha can yakıcı olduğu tartışılmaz ikisi de insan üstünde derin bir tevazu bırakır . 

Ruhen ölümde , ölmez aslında o kişi bedenen vardır ama yoktur da aslında görünmez olur kimileri için . O kimileri silip atar ruhen ölüleri sanki hiç olmamış gibi acıları kalır yüreğinde yokluğun acısıdur bu . Bazen bir dost kazığı bazen sevgili terkedişidir bazen de öylesine gelişen tanışıklığın aniden yok olmasıdır . İşte her gün gördüğünüz birileri işten çıkmanızla bir anda hayatınızda bir daha hiç görmeyeceğiniz bir kişiye dönebilir ya da mezun olduğunuz okullardaki herkesle görüşüyor musunuz bir anda hepsi sizin için ruhen ölmüştür bedenen bir yerlerde yaşıyor olmaları sizin için de yaşıyor anlamına gelmemektedir ya da eski dostunuzu sevgilinizi düşünün bi dakikaya kadr en yakınızken bir anda siZe en uzak kişi olmuştur .Hepsinin acısı farklı farklıdır ama hiçbiri bir beden ölümü kadar üzmez insanı. Ruhen ölümde o kişinin yaşadığını ama yalnızca siZin için öldüğünü  bilirsiniz başkaları için yaşıyor olması bile acınızı hafifletmeye yeter . Dahası her zaman , her yerde her şeyi bir kenara koyup ruhen ölüyü diriltebilirsiniz ama bedenen ölüm için bu imkansızdır. O kişi ölmüştür ve bir daha asla hiçkimsenin yanında olmayacak onlarla birlikte gülüp eğlenemeyecek birlikte ağlayamayacak sabah kahvaltısı yapamayıp birlikte film izleme keyfine varamayacaktır . O gitmiştir hem bedenen hem de ruhen geri dönüşü mümkün değildir.Herkes için her şey için yoktur . Amaçları hedefleri istekleri bir kenarda dururken o gitmiştir kimisini gerçekleştirip kimisini gerçekleştiremeden tüm dünya onun yokluğunu bilyordur o gitmiş ve bir bebek dünyaya gelmiştir.

Bedenen ölümün tahayyül edemeyeceğimiz boyutları vardır beden çürür yanar vs peki ya ruh nereye gider? 
Eğer ruhun nakli gerçekleşseydi bu bedenen ölümlerin acısını azaltır mıydı farklı beden aynı ruh.. Sanmıyorum azaltsın "an " tek ve biriciktir aynısını beklemek aptallıktan öte değildir. 

Gerek ruhen gerekse bedenen ölüm doğanın vazgeçilmez en büyük acısı belki de varoluş sebebidir .
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...